17 Ekim 2015 Cumartesi

2-Amatör/Profesyonel Fotoğrafçı Tanımının Değişmesi

Birçok hobi dalında amatörlük ve profesyonellik kavramları vardır. Örneğin amatör balıkçı vardır, bir de bunun yanında profesyonel balıkçı vardır. Amatör balıkçı tatil günü sabahın erken saatlerinde çeşitli ulaşım araçlarıyla bir akarsu ya da deniz kenarına gider ve akşama kadar orada 1 kilo ya da 2 kilo balık tutmak için bir zaman harcar. Ama bu zamanı aslında sadece hobi olarak harcar. Çünkü gerçekte yaptığı mesleğinden elde ettiği kazancıyla, tuttuğu ya da tutacağı 1-2 kilo ağırlığındaki balığı marketten ya da balıkçıdan alabilecek gelir düzeyindedir. Yani tuttuğu balığı satıp para kazanmak gibi bir derdi yoktur ve balık tutamasa dahi hayat onun için devam eder. Ama o balığı kendisinin tutması ona haz verdiği için bu hobi eylemini yapar ve bir sonraki hafta sonunu iple çeker. Ayrıca bu hobisiyle ilgili etrafında bir kulüp ya da dernek varsa, diğer üyelerin deneyimlerinden faydalanmak ya da kendi deneyimlerini diğer üyelerle paylaşmak için de bu tip sivil toplum örgütlerine üye de olur.

Öte yandan küçük ya da büyük teknesiyle balığa çıkan profesyonel balıkçı mümkün olan en fazla ağırlıktaki balığı tutmalıdır ki; o balıkları satıp sandalına/teknesine mazot alabilsin ve evine ekmek götürebilsin... O nedenle sandalı ya da teknesi çeşitli deniz muayenelerinden geçer ve denize uygunluk belgesini alıp profesyonel balıkçılığın olmazsa olmaz kuralı olan bir balıkçı kooperatifine üye olur. Sonuçta gerekli tüm yasal işlemleri yaptıktan sonra bu mesleğini icra etmeye başlar. Sonuçta kazancının vergisini de devlete öder. Devlet o alandan gelir elde ettiği için bu bürokratik süreçten geçmesini özellikle ister. Özetle amatör balıkçının para kazanmak gibi bir derdi yoktur, çünkü onun derdi tamamıyla yaptığı işten haz duymaktır. Buna karşın profesyonel balıkçı, balık tutarak para kazanın kişidir, çünkü hayatını bu şekilde idame ettirir.

Acaba fotoğrafta durum nasıldır? Eğer bu soruyu bana 1980’lerda sorsaydınız, yukarıdaki paragraflarda “balıkçılıkla” ilgili terimlerim yerine “fotoğrafçılık” terimlerini yazıp yanıtlardım. Yani o dönemde amatör fotoğrafçıların para kazanmak gibi bir derdi yoktu, çünkü bu hobiyi haz alarak yaparlardı, buna karşın profesyonel fotoğrafçıların para kazanmak gibi bir dertleri vardı, çünkü kazandıkları bu paralarla hayatlarını idame ettirirlerdi. Sonuçta her iki taraf ayrışmış durumdaydı, hiçbiri birbirinin alanına girmezdi ve normali de buydu. 

Ama bu soruyu bana bugün sorarsanız artık Türkiye’de amatör/profesyonel fotoğrafçı ayrımının kalmadığını her iki kavramın da birbirinin içine girdiğini, sokakta elinde DSLR fotoğraf makinesi gördüğünüz hemen hemen herkesin hem amatör hem de profesyonel fotoğrafçı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Aklımıza şu sorular gelebilir? Neden amatörler profesyonel işlere soyunuyorlar ya da profesyoneller amatörlerin alanı içerisine giren fotoğraf yarışmalarına katılıyorlar? İsterseniz önce ilk sorudan yani “Neden amatörler profesyonel işlere soyunuyorlar?” sorusuna cevap vereyim. Aslında cevap gayet basittir; Para, para para…

Çünkü günümüzde insanların ihtiyaçları eskiye göre artmıştır. Günümüz insanı artık her şeye sahip olmak istemektedir. Hatta sahip olmak istediği eşya ona çok gerekli olmasa bile hedonist bir tavırla ona sahip olmaktan haz duymak istemektedir. Çünkü toplumdaki genel görüş şudur; “onda varsa bende de neden olmasın, benim ondan neyim eksik?” Peki… Eskiden böyle miydi? Kesinlik “hayır”... 1970’lerde sadece Türkiye’de değil tüm dünyadaki orta sınıf insanlar öncelikle temel ihtiyaçlarını dönük tüketim yaparlardı. Örneğin; benim çocukluğumda evimizdeki tek lüks eşya buzdolabıydı. Dolayısıyla ödediğimiz tek fatura da elektrik faturasıydı. Daha sonra hem ülkemiz gelişti hem de ihtiyaçlarımız çeşitlendi ve sonunda; 70’li yıllarda televizyon, fırın, 80’li yıllarda çamaşır makinesi, ev telefonu, 90’lı yıllarda bulaşık makinesi, doğal gaz, masaüstü bilgisayar, oyun konsolu, cep telefonu ve 2000’li yıllarda otomobil, dizüstü bilgisayar, tablet bilgisayar, çamaşır kurutma makinesi, mikro dalga fırın, derin dondurucu, internet, kablo tv ve buna benzer modern eşyalar ve sistemler hayatımıza girdi ve eve gelen faturalar da kabardı. Ancak burada bir sorun vardı. O sorun da şuydu; insanların gelirleri reel olarak artmamıştı, alım gücü pek değişmemişti, yani eve giren para; aslında enflasyon rakamlarından arındırıldığında aynıydı. Ama ihtiyaçlar çok fazla artmıştı. 

Doğal olarak 2000’li yıllara geldiğimizde artık etik değerler de yerle bir oldu ve insanlar da her şeyden para kazanma isteği öne çıkmaya başladı. Örneğin; yaptığı işten yeterli para kazanamadığı için ikinci bir iş yapmak, o güne kadar çalışma hayatının merkezinde olmayan evin hanımının da çalışmaya başlaması gibi. Tabii ki bu para kazanma isteği insanların  hobilerine kadar yansıdı. Çok iyi hatırlarım 1980’li yılların ortalarında İFSAK’a gelen bir amatörün derdi; fotoğraf sanatçısı olmak ve fotoğraf adına ürettiği projele ya da sergilerini geniş halk kitleleriyle paylaşmaktı. Bugün ise aynı derneğe gelen bir amatörün tek bir derdi var; o da para kazanmak… Dolayısıyla 2000’li yılların ortalarında birçok amatör fotoğrafçı başta hobi olarak başladığı fotoğraftan para kazanabileceğini gördü ve deyim yerindeyse profesyonellerin ayağına basarak onların iş alanlarından pay kapmaya başladı. Artık kimisi doğum fotoğrafçısı, kimisi düğün fotoğrafçısı kimisi ise her şeyin fotoğrafçısı oldu! Ama bunu yaparken etik davranmayıp fiyat düşürerek hem profesyonel fotoğrafçının ayağına hem de kendi ayağına deyim yerindeyse “kurşun sıktı”... Sonuçta amatör fotoğrafçılık kavramı gitgide içi boş bir kavram haline geldi ve tamamıyla boşaldı.

Bunun tam tersini de profesyonel fotoğrafçılarda gördük. Bu tip bir üniversal eğitim almış olsun ya da olmasın profesyonel fotoğrafçı sayısı ülkemizde hızla bir şekilde arttı. İşsiz kalan mühendis, işinden sıkılan bankacı, işinde daha fazla yükselemeyeceğini gören reklamcı, sevmediği bir bölümü bitirdiği için o mesleği yapmayanlar ve birçok mesleksiz insan fotoğraftan para kazanılabileceğini gördü. Hatta devletin bu tip iş yapanlardan vergi dışında herhangi bir yeterlilik belgesi istememesi de bu işin cazibesini artırdı. Fakat fotoğraf piyasasında profesyonel fotoğrafçıların nicelik artışıyla paralel bir iş hacmi artışı olmadı. Aslında batıda olduğu gibi moda fotoğrafçısı, mimari fotoğrafçı, tanıtım fotoğrafçısı, yemek fotoğrafçısı, su altı fotoğrafçısı ya da hava fotoğrafçısı gibi bir uzmanlıkları da olmadıkları için (çok az sayıdaki uzmanlaşmış profesyonel fotoğrafçıyı bu grubun dışında tutuyorum) “her işi/fotoğrafı çekerim abi” felsefesi bu alanda da hâkimiyetini gösterdi. Sonuçta ortadaki çok az büyüyen pastadan daha fazla tatmak isteyenler, rekabet için fiyat düşürmek zorunda kaldılar. Bir de bunlara amatör fotoğrafçıların fiyat düşürmeleri de eklendiğinde fotoğraf piyasasında zamanında isim yapmış büyüklerimiz dahi iş yapamaz hale geldiler.

İşte zurnanın “zırt” dediği yer de burası oldu. Bu sefer profesyonel fotoğrafçılar da amatörlerin alanı olan fotoğraf yarışmalarına katılmaya başladılar. Çünkü ödül rakamları o kadar uçuk rakamlara çıkmıştı ki neredeyse ödül verme konusunda sanki ülkemizde bir açık artırma varmış gibi her bir yarışma, bir önce yapılan yarışmadan daha fazla ödül vermeye başladı. İşte profesyonel fotoğrafçıların fotoğraf yarışmalarına girmeye başlaması da bu şekilde gerçekleşti. Yani para çok tatlı geldi. Dolayısıyla bu yazının en başında da belirttiğim üzere amatör/profesyonel fotoğrafçı kavramları birbirinin içerisine girdi. Ancak bu yazıyı okuyan gerçek amatör ve gerçek profesyoneller lütfen alınmasınlar. Onlar zaten kendilerini bildikleri için burada top yekûn bir irdeleme yapıyorum. Tabii ki sadece sanatsal çalışmalar yapan amatör fotoğrafçılar yani sanatçı adayları/sanatçılar hala var. Tabii ki sadece tanıtım reklam alanlarında çalışmalar yapan profesyonel fotoğrafçılar hala var. Ama ortada bir gerçek de var. O da ülkemizde amatör fotoğrafçıyla profesyonel fotoğrafçı kavramının artık içi çe geçtiği… Zaten elle tutulur fotoğrafla ilgili amatör ya da profesyonel fotoğrafçıların haklarını koruyacak ya da düzenleyecek bir kurum da olmadığı için bu yaranın ileride daha da büyüyeceği tahmininde bulunmak için müneccim olmaya gerek olmadığını düşünüyorum.